Çocuk haklarına mı inanalım hendeklere mi düşelim?

“Nereden çıktı bu çocuklar?”

Son birkaç aydır, gözüne far tutulmuş tavşanın şaşkınlığı ve korkusuyla pek çok kişi birbirine bu soruyu soruyor. Barikat kuran, hendek kazan, eylemlere katılan, çatışmanın birden bire tarafı olan bu çocuklar nereden çıktı?

Cevapların ağırlığı hareketsiz bırakıyor olsa gerek cümle bir soru olmaktan uzak aslında, daha çok içinde “Mutlu, güzel günlerimizde buralar hep dutluktu” özlemini ve körlüğünü barındıran, “Ortalık zaten karışık, nereden çıktınız?” serzenişinin ifade edildiği bir bildirim. Bu cümle şikâyet, yargı ve suçlamanın karışımı bir bildirim olmasaydı, tersine merakın, anlamaya çalışmanın, bilme isteğinin motivasyonunu taşıyan bir soru olsaydı muhakkak muhataplarına sorulmuş olurdu.

Oysa soru cevap almak için önce muhataplara yani hendek kazan, barikat kuran, sokaklarda eylem yapan, “çözüm süreci buzdolabına konduktan” sonra çatışmanın ortasında kalan çocuklara yöneltilmedi. Hayır, önce, soru tam olarak “Nereden çıktı bu çocuklar?” şeklinde formüle edilmese de Cumhurbaşkanı Erdoğan’a, Başbakan Davutoğlu’na, hükümet üyelerine, devletin kurumlarına; HDP Eş Başkanları Demirtaş ve Yüksekdağ’a, partinin vekillerine, farklı Kürt kurumlarının temsilcilerine, bir söyleşide KCK Eş Başkanı Cemil Bayık’a; akademisyenlere, psikologlara, hükümet yanlısı olan ve olmayan köşe sahiplerine, gazetecilere – ve neredeyse sokaktan geçen herkese – soruldu ama hendeklerdeki, barikatlardaki, eylemlerdeki, sokağa çıkma yasağının ilan edildiği, abluka altındaki yerlerde polisin ve askerin orantısız şiddeti altında yaşamak zorunda bırakılan çocuklara sorulmadı. Herkes yukarıdan bir yerden konuştu ve konuşmaya devam ediyor ama cevaplar hakikate ne kadar yaklaştı orası meçhul.

Ana akım medyada sayısı bir elin 10 parmağını bile geçmeyen ve Kürt medyasında ana akım medyaya kıyasla azımsanmayacak sayıda hendek ve barikat başında veya eylemlerdeki çocuklarla yapılmış söyleşiler yayınlandı. Bir kısmı çocukların sözünü aktarıyordu, bir kısmı ise sadece enformasyon kırıntılarının boca edildiği ana akım haberciliğin sığ sularına gömüldü veya propaganda haberciliğinin duvarına tosladı.

Hazır yeri gelmişken, hendeklerdeki çocuklar ve devletin başlattığı operasyonların doğrudan ve dolaylı hedefi olan, öldürülen, yaralanan, eğitim, sağlık, barınma haklarından mahrum bırakılan – ellerinden zorla alınan – çocuklar hakkında yazılmış, elinizi sallasanız birine mutlaka çarpacağınız kadar çok sayıda yazı var. Sayfaya alınacak ilan sayısıyla güçlenen, tık sayısı ile para kazanan haberciliğin “ağlatmayan yazıya para yok” mantığına göre kurgulanan, ‘dram-gözyaşı-kan’ üçgeninin köşelerinde salınan yazılarda, en baştaki soruya verilmiş bir yanıt aramak nafile bir çaba olarak yanımıza kâr kalıyor. Soru sormaktan ve bunlara yanıt aramaktan çok çaresizlik, mağduriyet ve masumiyet yüceltiliyor ve haksızlıklar, çocuk ölümleri “Allah belanızı versin” bedduasıyla ‘öteki tarafa’ havale ediliyor. Çocukların haklarını beddualara sarmalayıp ucu bucağı belirsiz kara kuyulara atmak vicdanları rahatlatıyor olabilir, ilahi adaletin tecelli edeceği inancının huzur verdiği de söylenebilir. Gerisi ise zaten sen sağ, ben selamet… Hayat devam ediyor.

Girizgâh uzamasın. Baştaki soruya hak temelli yaklaşım ne olmalı? Daha doğrusu, sofradaki meze, bir tat ama çoğunlukla yüzleri ekşiten buruk bir tat olmaktan öteye geçemeyen, insan hakları başlığı altında ara ara hatırlanan, kendi başına bir başlık olmayı (Hümanist Büro’nun güncellenerek 8 Ocak’ta yayımlanan raporuna göre son beş ayda 58 çocuk öldürülmesine ‘rağmen’) henüz hak etmemiş ve hiçbir partinin – evet, HDP de dahil –bütünlüklü bir politika olarak ele almadığı çocuk hakları da ne oluyor? Şaşkın bakan gözlerimizi biraz daha açıp şöyle de sorabiliriz: Çocuk hakları da nereden çıktı?

Nereden çıktığı biliniyor. Elimizde çocukların haklarını en ayrıntılı ve kapsamlı şekilde ele alan uluslararası bir belge olan BM Çocuk Hakları Sözleşmesi (ÇHS) var. Türkiye’nin 1980 yılında imzaladığı ve bir yıl sonra yürürlüğe giren Sözleşme, 0-18 yaş arasındaki bireyleri “çocuk” olarak tanımlıyor.

Tanım açık olsa da en başında takılıyoruz, çünkü “çocuk” tanımı da ‘zurnanın zırt dediği’ noktalardan biri. Hendeklerle birlikte yeni bir itiraz da dillendirilmeye başlandı: Onlar çocuk değil, genç! Bu itiraza göre özetle hendeklerdeki ve eylemlerdeki çocuklar 18 yaşını geçmemiş olabilir ama 15 yaşından sonra onlar artık gençtir ve bir yetişkin olarak ciddiye alınmaları gerekir.

Ciddiye alınmaları gerektiği kısmı doğru ama itirazın altındaki zihniyet epey sorunlu. Hendeklerden sadece “kahramanlık” güzellemeleri çıkarma hatasına teşne bu itirazın – yeni bir kavramsallaştırma çabası mı demeli – altında “devlet baba”nın ‘çocuklar kendi kararlarını almaktan aciz varlıklardır’ anlayışı sırıtıyor. Çocuğu, genç yetişkin sınıfına dahil etmenin sonuçlarının ne olduğunu hatırlamak ve nasıl bir kapı aralayacağını idrak etmek için, 2010 yılında yapılan değişiklikten önce Terörle Mücadele Kanunu (TMK) kapsamında yetişkinlerle aynı şartta ve mahkemelerde yargılanan çocukların davasına bakılabilir. Ayrıca Sur’da öldürülen 16 yaşındaki Çekvar Çubuk’a çocuk değildi mi diyeceğiz? Çekvar Çubuk, Sur’a yolunu kaybetmiş ve girmiş olabilir, meraktan olabilir veya barikatın arkasına geçmiş olabilir, taş atmış da olabilir, direnmiş de olabilir. Bütün bunlar onun çocuk olduğu, polisin bir çocuk öldürdüğü, üstelik o çocuğun yaralıyken mahallelinin tüm kurtarma girişimine rağmen üç saat kan kaybederken yerde bekletildiği gerçeğini değiştirmiyor. Çekvar Çubuk bir çocuktu ve polisler bir çocuğu öldürdü.

Elimizin altındaki metne dönersek, Sözleşme çocuğu hak sahibi bir birey olarak görüyor. ÇHS’ye ruhunu kazandıran, dört ana ilkesine bakalım:

  • Ayrım gözetmeme: Sözleşme’nin 2. maddesine göre tüm haklar istisnasız tüm çocuklar için geçerlidir ve taraf devletler ırk, renk, cinsiyet, dil, siyasal veya başka düşünceler, ulusal, etnik ve sosyal köken, mülkiyet, sakatlık, doğuş veya diğer statüler nedeniyle ayrım gözetemez ve çocukların haklarını tanır.
  • Çocuğun görüşlerine saygı: Sözleşmenin 12. maddesinde çocukların görüş bildirme ve kendisini etkileyen meselelerde görüşlerinin dikkate alınması hakkı tanınıyor.
  • Çocuğun öncelikli yararı: Sözleşmenin 3. maddesine göre taraf devletler çocuklarla ilgili bütün işlerde ilk başta çocuğun yüksek yararını gözetmek zorunda. Her durumda çocuğun öncelikli yararı, ilgili yetişkinlerin (ana baba, öğretmen, veli) çıkarlarından önce gelir. Çocuğun yüksek yararının ne olduğu ise tartışılması zorunlu bir konudur. Yani, özetle burada yetişkinlere, daha açık olsun devlete “çocuğun yüksek yararının ne olduğuna ben karar veririm, dediğim dediktir, tartışmam” yetkisi tanınmıyor. “Kararı ben alırım” keyfiliğinin önüne geçmek için de çocuğa kendini ilgilendiren konularda söz hakkı tanıyan 12. madde var.
  • Yaşam, hayatta kalma ve gelişme hakkı: Sözleşmenin 6. maddesine göre çocuğun yaşam hakkı doğuştan var olan, devrolunmayacak bir haktır ve çocuğun yaşayıp gelişmesinin garanti altına alınması devletin yükümlülüğündedir. Bu maddenin varlığı sebebiyle çocuklara asla ölüm cezası uygulanamaz.

Özetle sözleşme çocukluğu bir varoluş tarzı olarak kabul ediliyor. Her ne kadar Sözleşme devleti, çocuğu ve haklarını korumakla görevli kılsa da metnin özü, taraf devlet olan Türkiye’nin işine geldiği şekilde yorumladığı gibi, çocuğu sadece korunacak bir varlık olarak görmüyor. Tersine toplumsal yapı içerisinde hak ve söz sahibi bireyler olarak tanıyor.

Baştaki soruya yanıt verirken Sözleşme’yi el altında tutmakta fayda var: “Nerden çıktı bu çocuklar?” Bu soruya verilen yanıtların çoğunda, tabii ki ‘sorunun’ nedenlerine hiç girilmiyor. En kestirmeden verilen yanıt: Onlar, “Öfkeli çocuklar.” Peki, neden öfkeliler? Bunun cevabı yok. Bu soru yanından dolaşılacak, olmadı üzerinden atlanabilecek bir ‘detay.’ Türkiye’yi büyük bir aile, bu topraklar üzerinde yaşayan her birey veya farklı toplumlar da ailenin bir ferdidir iddiasını “hepimiz kardeşiz” saçmalığında birleştirenler için öfkenin nedenini sorgulamaya haliyle gerek yok.

Hendeklerdeki, barikatlardaki ve sokak eylemlerindeki çocukları “öfkeli çocuklar” olarak tanımlayanlar, çocuklara bir anomali, normalden çıkmışlık hali, daha da ileri giderek – tabii kim tutabilir ki – hastalık, sapkınlık teşhisi koyarak kendilerini karşıt ve yüksek bir yere konumlandırıyor ve kendini normal, akla yatkın, makul, her şeyi bilen, ailenin sorunları çözme yetkisine sahip büyüğü ilan ediyor. Bu konumun kendinden menkul haklılığıyla (ve “onları açtıkları hendeklerde yok edeceğiz” sözünde ifadesini bulan imha politikasını görmezden gelerek) yükseklerden çözüm önerilerini buyurabiliyorlar: Hadi çocuğum öp devlet babanın elini de barışın!

Barışmak “barış” zannedildiğinden beri, affetmek ve unutmak sulhun yeter şartı. Aman ağzımızın tadı bozulmasın! Unutalım bitsin, çocuk da biraz çocukluğunu bilsin, büyüklerine karşı gelmesin. Neticede (alt ses eksik olmasın: sen haklarından feragat edersen) hepimiz kardeşiz!

ÇHS’ye bakmak, “öfkeli çocuklar” tanımı yaparken sorulmayan, peki çocuklar neden öfkeli sorusuna yanıt olur belki. Çocukların eylemlilik halini ‘öfke’ olarak kabul edelim peki. Bu öfkenin sebebi, Türkiye Devleti, “ayrım gözetmeme” ilkesini sürekli ihlal ettiğinden olabilir mi? Öfkenin nedeni Kürt çocukları ırkları, renkleri, dilleri, siyasal düşünceleri nedeniyle sürekli ayrıma tabi tutulduğu için olmasın? Türkiye’nin, kaç hükümet gelip geçti, Sözleşme’de anadilinde eğitim hakkını düzenleyen üç maddesine koyduğu çekince hâlâ duruyor. Günlük ayrımcı uygulamaları, ırkçılığı saymaya henüz kalkmadan yasalardaki ayrımcılığı geçemiyoruz bile. Türk’ten başka kimseyi “vatandaşı” olarak kabul etmeyen bir Anayasası olan, “yasal ayrımcılık hakkı”na sahip bir ülkede, “hepimiz kardeşiz” yalanı daha ne kadar anlatılabilir? Hangi çocuk artık ‘kardeşlik’ söylemine ikna edilebilir?

Devletin çocuk ölümlerini, “terörist öldürdük” diye savunarak suçun cezasından ustaca sıyrılması bir neden olabilir mi peki? Bir an için “o çocukların terörist olduğunu” kabul etsek bile, bunun karşılığının ölüm olmadığı, çocukların (yasalara göre yetişkinlerin de) asla ölümle cezalandırılamayacağı açık halbuki. Türkiye’yi Anayasa ile bağlayan hukuki şarta rağmen beş ay içinde, daha anne karnında olanından başlayarak 58 çocuk ölümle cezalandırıldı. İdam sehpalarına çıkarılıp tabureler altlarından çekilmediği, bir Erdal Eren olmadıkları için mi bu sessizlik? Her bir çocuk öldürüldüğünde “Bu çocuk da mı teröristti?” diye ağlayıp çocukların masumiyetini kendine siper edenler, dram dozu yüksek bu söylemle evrensel olarak kabul edilen, Türkiye’yi de bağlayan hukuk kuralını neresinden çekiştirip nereye doğru uzattıklarının farkındalar mı emin değilim.

Çocuğun yüksek yararı ilkesine gelince tökezleyip düşmeyen ise pek yok. Bütün hayat, tüm toplumsal düzen yetişkinler yararına düzenlenmiyormuş gibi şimdi de çocukların okulları karargâh olarak kullanılıyor; sağlıklı gelişim, yaşam, eğitim, barınma hakkına göre düzenlenmesi gereken yaşam alanlarında ağır silah sınıfına giren top atışları yapılıyor. Devletin yüksek yararı söz konusuyken çocuğun yararı teferruattır anlayışı hüküm sürmeye devam ettikçe çocuklarla ilgili sorunların çözülmeyeceğini söylemek bir kehanet olmasa gerek.

Sorunun çoğu, ‘çocukların görüşlerine saygı’ ilkesinin benimsenmemiş olmasında düğümlenmiş olabilir mi peki? Tekrar olsun, gerçekten “Nereden çıktı bu çocuklar?” sorusunun muhatabı kimdir? Çocuklar adına karar veren siyasetin en yüksek koltuklarında oturanlar mı? Beş ayda 58 çocuk öldürülürken operasyonlara son vermeyen, üstelik bunu savunanlar mı? Sadece bu son beş ayda değil, yıllardır, savaşın başladığı günden itibaren öldürülen çocukların faillerini cezasızlık politikasıyla kurtaran devlet mi? Bir kere bile çocukları dinlemek için bir adım atmadığı halde çocuklar adına konuşma hakkını kendilerinde bulan ‘söylem seçkini’ yetişkinler mi? Kürt siyaseti açısından bakılacak olursa Cemil Bayık veya KCK’nin üst düzeyi mi? Bütün bu yetişkinlerin sözünü çocuklarla ilgili bu sorunda çocukların sözünden daha önemli ve kıymetli sayılmasının nedeni ne?

Çocuklar adına konuşan, karar veren taraflar, yetişkinleri toplumsal hiyerarşide en üst noktaya, çocuğu ise yetişkine tabi çok daha alt bir seviyeye konumlandırıyor. Devletle vatandaş arasındaki sorunlu, eşitsiz ilişkinin benzeri yetişkin ve çocuk arasında kuruluyor böylece. Yetişkin çocuk adına tek başına karar verebilen, tek yetkili, konuşma hakkına sahip olan kişi mertebesine erişiyor. Çoğunlukla yanlış kullanılan ama doğrusu “Sus küçüğün, söz büyüğün” olan atasözünü doğuran toplumsal yapı onaylanıyor.

Denilebilir ki çocuk kendi hakkından ne anlar? Onlarla konuşmanın ne gereği var? Bu soru haklı olsaydı on yıllardır bitmeyen savaşın sonucunda “Nereden çıktı bu çocuklar?” sorusunu sormazdık. Kabul etmek ve ‘sorunun’ adını koymak zor olsa da çocuklar, yok sayılan iradelerini ortaya koyup bir şey söylemeye çalışıyor, talepleri var.

Çocukları dinlemek veya dinlememek, farklı sonuçları olan iki ayrı tercih tabii. “Nerden çıktı bu çocuklar?” sorusuna, hak temelinde yaklaşıp yaklaşmamak da bir tercih. Gözüne far tutulmuş tavşanın şaşkınlığıyla hiçbir şey anlamadan hendeklere düşmek de öyle…

 

 

 

 

Reklamlar