Kurmalı civciv

Bir deli neşemize kastetti. Kasımın başıydı, güneş eve hapseden yağmurlu iki haftanın ardından ortaya çıktı. Ne sürpriz! Titrek otobüsler tıkış tıkış, binaların gölgesindeki caddelerde kalabalık yılın son güneşini kovalıyor. Yarın, bilemedin öbür gün yine kara kış kapıya dayanacak. Fırsat bu fırsat; bir parça ışık alan yerler kapanın elinde kalıyor.
Kule dibinde meydana bakan kafenin önüne dizilmiş masalarda şansıma yer var. İki garson müşterilerle ilgilenmekten çok aralarında şakalaşıyor. Daha genç olanı yürümüyor da elinde tepsi dans ediyor, ağzında da ıslıkla çaldığı neşeli bir şarkı. Yan masadaki yirmili yaşlarında iki erkek, oturduğumda yüzlerinde geniş bir gülümsemeyle selam verdi. Tanımıyorum etmiyorum ama karşılıklı manasızca gülümsüyoruz. Güneş yanaklarımı ısırıyor.

Meydandaki banklar yetmemiş, kaldırımlar da bacaklarını uzatmış güneşlenenlerle dolu. İki ergen çocuk, Niğde gazozu içip dirsekleriyle birbirlerini dürterek kayıtsızca dolanan kalabalığın içinde turist kızları kesiyor. Köşedeki simitçi duvara yaslanmış ayakkabı boyacısıyla gevezelik ediyor. İş güç hak getire. Bir çocuk uçak kanadı zannettiği kollarını iki yana açmış kalabalıkta göbeklere ve bacaklara çarpa çarpa koşturuyor. Kızıp söylenen yok, herkes gamsız.

Karşıdaki parkla kafenin arasındaki boşlukta siyahî bir adam eski bir masa örtüsünü yere sermiş oyuncak satıyor. Nereli bilmem. Biz burada bütün siyahîlere ya Arap ya da Afrikalı der, kestirmeden konuyu kapatırız. Sarı civcivleri popolarındaki anahtarla kurup meydana bırakıyor. Civcivler yalpalayarak, cik cik, döne döne tezgâhı turluyor. Satıcı, beyaz dişlerini göstererek kahkaha atıyor. Ne var bu kadar gülecek şaşırıyorum. Satış yapmaya değil de oynamaya gelmiş sanki. Kendini uçak zanneden çocuğa uymuş, annesinin elinden kurtulan çocuklar, tezgâhın başına koşup civcivleri yakalamaya çalışıyor. Adam onlarla da oynuyor. Ne tuhaf adam.

Yan masadaki çocuklar da mütemadiyen gülümsüyor. Kucağıma zıplamış bir kedinin başını mutlulukla okşuyorum, kedi de mutlu gırlıyarak geriniyor. Hayat hiç olmazsa bu öğleden sonra tatlı. Kendinden geçmiş zıplayanlar var meydanda, ben durduk yere şiir yazacağım. Hayatı belediye çukuruna düşmesiyle nihayete eren şairin, “beni bu güzel havalar mahvetti” iyimserliğiyle otururken bu sahnenin içine birden bir kadının “Sen yine mi buradasın” bağrışı düştü. Masmavi gökyüzünün altında olacak şey mi? Kedi kucağımdan fırladı kaçtı. Sese döndüm. Bütün meydan döndü. Söylememesi gereken şeyi söylediğini, kelimeler ağzından çıktığı an fark eden insanların büyümüş gözleriyle kadına bakıyorduk. Kadın kurmalı civcivleri satan adama bağırıyordu. Dizleri eprimiş bir pantolon, erkek ceketi ve uçları soyulmuş ayakkabılar giymişti ve saçları erkek tıraşı kesilmişti. Çok tanıdık bir yüz gibi ama çıkaramıyorum. “Pis zenci! Seni burada istemiyorum demedim mi” diye bağırdı. Yetmedi, hırsla tezgâhın etrafında çıkleyerek dönen civcivleri topluğuyla ezdi. Tek tek avladığı civcivlerin bazısı can çekişerek yerde kendi etrafına dönmeye başladı, bazısı son bir kez cikleyip sustu. Kadın yine durmadı. Hırsını alamamış belli. Yerden aldığı bir civcivi oyuncakçının kafasına attı. Adam sesini çıkarmadı, mermerden heykel gibi kıpırdamadan durdu.

Kadının söylenerek parktaki bir bankta yanlarına oturduğu bira içip çekirdek çitleyen iki adamdan biri gevrek gevrek gülerek “Abla bir bira iç de kendine gel” dedi. “Abla sen ne sinirleniyorsun ya” dedi diğeri. Kadın hâlâ söyleniyordu: “İstemiyorum, defolsun gitsin buradan.”

Oyuncakçı kırılmış civcivlerini topladı, torbalara doldurdu. Yanağındaki gamzesi kaybolmuştu. Kimsenin yüzüne bakmadan yürüdü, bir sokağa sapıp kayboldu.

Bu birkaç dakika içinde daha dehşetli bir şey yaşadık. Hiçbirimiz kıpırdadık. İçimizden yerinden kalkıp veya yolunu değiştirip, hadi bilemedin iki adım atıp oyuncakçıyı korumaya çalışan, arka çıkan veya yardım eden olmadı. Bütün bunlar olurken biz olmamış gibi davrandık. Bilmiyorum neden? Defalarca izlediğimiz bir filmin en sıkıcı sahnesindeydik. Film bu sahnede donmuştu ve biz ilerliyor zannediyorduk.

Dansına son veren garson ayaklarını sürüyerek arka masadan siparişleri almaya gitti. Yan masadaki gençler artık gülümsemiyordu, siyah gözlüklerini takıp kaldırdıkları ceket yakalarını içine saklandılar. Meydana doğru topumuzun Allah balasını, diye bağırdım. Kimse duymadı. Ben de duymadım.
Sonra güneş usulca battı.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s