Ankara katliamı ve gündelik ırkçılık

Taziye çadırı, katliam haberi gelmeden önce çocukların oyun oynadığı, dört apartmandan oluşan blokun ortasındaki bahçeye kurulmuştu. Bu kez ortalıkta dolaştıkları için azarlanan çocuklar, gözden uzak duvar diplerine saklanmış sıkıntıyla oturuyor, ama hepsi ne olduğunu anlamaya çalışan meraklı gözlerle etrafı seyrediyordu. İki apartmanın arasına, siyah zeminin üzerinde “Üzgünüz, Öfkeliyiz, Yastayız, İsyandayız.Korkmayacağız, Yılmayacağız,  Unutmayacağız” yazan pankart asılmıştı. Ankara’da Barış Mitingi’nde bombalı saldırıda katledilen 102 insanın yedisi Alanya’dan yola çıkmıştı. Korkmaz Tedik ve Ebru Mavi memleketlerinde gömüldü, beşinin cenazesi ise miting için yola çıktıkları Alanya’ya getirildi.

Taziyeye gelen her bir kişinin adına, ölmüşlerin ruhuna Fatiha okuyan iki Mele ve ailenin ileri gelenlerinin oturduğu uzunca bir masanın karşısına dizilmiş sandalyelerde oturan erkekler sessizdi. Bahçenin diğer yanında oturan, siyah giymiş kadınlar sessizdi.

Bazen kadınların oturduğu bölümde bir ağıt, susmaktan yorulmuş bedenlerine isyan eden bir feryat yükseliyordu. Bir hıçkırık veya ağıt duyulduğunda mutlaka ağlayan kişinin yanında ya ailenin lafı sözü dinlenen bir büyüğü ya da bir komşu beliriyor, Kürtçe ve neredeyse azarlayan bir tonda içinde bolca “Şehit” geçen cümleler kuruyordu. “Ağla rahatlarsın” diyeni duymadım hiç, “İçine atma” diyeni duymadım… Mezarlıkta da ağlayarak annelerinin tabutuna sarılan çocuklar; ölenlerin kız kardeşleri, anneleri, nineleri güçlü erkeklerin kollarında tabutlardan uzaklaştırıldı. Onların feryadının yerine, geriye tek bir haykırış kaldı:  “Şehit namırın.”

Mezarlıkta kaldırıma çökmüş genç bir kız öyle bir sustu ki, göz pınarlarında kuruyan gözyaşlarının yerine dişlerini geçirdiği dudaklarından sicim gibi kan akacak zannettim. Yumruklarını öyle bir sıktı ki tırnakları avuçlarını parçalayacaktı. Cenazelerin üzerini örten toprak gibi, mezarlıkta acının da üzeri öfkeyle örtüldü. Bunu görmemek için insanın epeyce bencil, o kadar da kifayetsiz olması gerekiyordu.

Katliamda ölen Sevim Şinik ve Tevfik Dalgıç defnedileceği gün ailelerinin taleplerine rağmen cenazelerin Alanya Merkez Mezarlığı’na gömülmesine izin verilmediğini öğrendik. Mezarlıklar Müdürlüğü’nden aileye “Onlar yerli değil” demişler. Bile isteye aileleri zora koşmak, yakınlarını kaybeden insanlara eziyet etmekti bu. Merkez mezarlığı ilçe içinde, düz bir arazide, yani cenazeleri defnetmenin de, sonradan mezarları ziyaret etmenin de daha kolay olduğu bir yerdeydi. Sevim Şinik ve Tevfik Dalgıç’ın ve ertesi gün gelecek üç cenazenin defnedilmesine izin verilen, daha çok Alanya’ya yerleşen Almanların, Rusların mezarları olduğu için girişinde bir de “Yabancılar mezarlığı” yazan alan ise en az yarım saat, asfalt bile dökülmemiş patika yoldan yürünerek çıkılan Alanya’nın en yüksek tepelerinden birindeydi. Dik yokuşu çıkamayan arabalar yolda kaldı, tepeyi arabalardan yayılan keskin bir yanık kokusu sardı. Tabutlar omuzlarda, o zorlu patika yol yürünerek çıkarıldı. Kalabalık olacağı bilinen cenazede – herkesin tepeye kadar çıkacak bir arabası yoktu, cenaze konvoyundaki otobüslerin o yolu aşması imkansızdı – ailelere hazırlanmış sinsice eziyetten başka bir şey değildi bu. Acı içindeki insanların hayatını kolaylaştırmıyor, zorlaştırıyordu…

Ertesi gün Fatma Filiz Batur, Bedriye Batur ve Hasan Baykara’nın cenazelerinin Ankara’dan getirildiği haberiyle birlikte karabasan gibi, yaşadığımız ve yaşattığımız hayatın ve ülkenin özeti gibi bir haber daha geldi: “Morglar cenazeleri kabul etmiyor.”

İnsan olduğu yere çakılıp kalıyor. Gazeteciyim; cenazeleri kabul etmeyen tüm morglara tek tek gidip yetkili kim varsa 5N1K kuralına göre “Cenazeleri almıyor musunuz?”, “Neden almıyorsunuz?” diye sormam gerekirdi. Sorsaydım izah edebilecekler miydi? “Aman ne alakası var” diyeceklerdi en hafifi: “Yerimiz yok.” “Biz Kürtlerle kardeşiz”, “Etle tırnak gibiyiz” diye başlayan cümleleri, “ama” bağlacıyla hemen ırkçı önyargılara bağlanacak, gündelik ırkçılık pek ahlaki bahaneler ve hassasiyetlerle rasyonalize edilecek, hasmane klişeler tekrar edilecek, üstünlüklerinden ileri gelen hoşgörü tebessümüyle sorularımı cevapsız bırakacaklardı. Gündelik ırkçılık “neden” sorusunu bekler her zaman, cevaben sıralanacak bahanesi hep vardır. O fırsat önüne geldiğinde, biri “neden” diye sorduğunda, basmakalıp olanı tekrar eder, kendini hep haklı çıkarır; gerekçelerini sokaklarda ve mahallelerde fısıltıyla, ekranlarda bağırarak ve genelde “demokratik tartışma” paketiyle yaldızlayarak yaygınlaştırdıkça güçlenir.

Ekin Wan’ın çıplak bedeninin teşhir edilmesi, Hacı Birlik’in ölü bedeninin bir akrebe bağlanarak yerde sürüklenmesi, mezarlıkların bombalanması, ölü bedenler üzerinden ailelerine, bir halka, bir topluma yapılan işkence gündelik hayatta karşılığını bulmuştu. İşkencenin en vahşi olanı yapılıyor, bundan cesaret alan herkes, devlet kademelerinde olsun olmasın, acı çektirme cesaretini ve hakkını kendinde buluyordu.

Fatma Filiz Batur, Bedriye Batur ve Hasan Baykara defnedildikten sonra mezarlıktan döndülen taziye yerinde sigara içmek ama daha çok utancımdan susmak için saklandığım apartmanlardan birinin arka bahçesinde yanıma bir kadın oturdu. Oğlu katliamdan şans eseri, Ankara’da katıldığı toplantı uzayınca kurtulmuş. Diyarbakırlıymış, belli ki sonradan öğrendiği Türkçeyle, kelimeleri seçerek, sıkça susarak anlattı; kendi de barış mitingine gidecekmiş ama otobüste yer kısıtlı olduğu için diğer arkadaşlarına yerini vermiş. Peş peşe yaktığımız sigaraları içerken neden sonra “Sen nerelisin?” diye sordu.

“Karslıyım”

“Kürt müsün?”

“Hayır, Türküm”

“Aslında” dedi, cümlelerini toparlamaya çalışarak bir an düşünüp devam etti: “Böyle sorup ayıp ediyoruz. İnsana Kürt müsün, Türk müsün diye sorulmaz ya… İşte… Ayıp ediyoruz.”

O an onun yüzünde dolaşan gölgenin ve benim cevap vermeyişimin mânâsını ikimiz de biliyorduk. Türküm, demek faili de ima ediyordu. “Türküm” demekle “Kürdüm” demek aynı değildi.

Çocukluğunun geçtiği şehirde tepelere yazılan “Türküm, mutluyum” yazılarını ve çocukluğunda sıraya sokularak zorla ezberletilen ‘Andımız’ı ve Diyarbakır Cezaevi’nde “Türkçe konuş, çok konuş” duvar yazılarının altında yapılan ölümüne işkenceleri, inkâr edilen varlığını ve konuşması yasaklanan dilini, vatandaşı olduğu ülkede onu tanımayan anayasadaki eşitsizliği ve – saklamanın ne anlamı var – Türk’ün 30 yıllık duyarsızlığını, körlüğünü, istediği zaman Kürtlerin yanında olan, canı istemediğinde onu yok sayan şımarıklığını hatırlatıyordu. Bu bir kelimeye 100 yıldır yüklenen anlamlar, onun hayatının özetiydi.

İçtiğimiz sigaraların yerdeki izmaritlerine sabitlenmiş düşünceli bakışlarını bana çevirip elimi tuttu. O anki çaresizliğimi nasıl anlatabilirim bilmiyorum. “Suruç’ta gencecik çocuklar bizim için gelmişti” dedi, sustu. “Katlettiler” dedi, sustu. “Ben onlara kurban olurum” dedi, sustu.

Suruç’ta, Ankara’da düzenlenen saldırılar sen ve ben bir araya gelmeyelim diye yapıldı, demesine gerek yoktu. Olanı biteni böylece anlattı, sonra sustu.

İki saldırı sadece kanla, katliamla, işkenceyle yazılan bu ülkenin tarihinde belki de ilk kez gerçekten yan yana gelmek, birbirini anlamak için çaba gösteren halklara karşı yapıldı, bu çok açık. Birlikte yürüdüğümüzde daha güçlü olduğumuzun, daha biz kör topal, çocuk adımlarıyla yolumuzu bulmaya çalışırken, bizden daha önce farkına vardılar. Cenaze konvoyunun geçtiği yollar boyunca Ahmet Davutoğlu’nun üzerinde fotoğrafları olan seçim afişleri asılmıştı, üzerinde “Sen, ben yok! Devlet var”  yazıyordu. İtiraf gibi.

Büyük cümleler kuruyoruz, söz veriyoruz. “Korkmayacağız”, “Yılmayacağız” diyoruz. Ama bana çoğunlukla önceden sınırları çizilmiş bu oyuna geliyormuşuz gibi geliyor. O tekinsiz, kara gölgeler aramıza giriyor gibi geliyor.

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s