Neşeli günler

Küçük Enişte’nin ölmesi hiç iyi olmadı; hayra alamet değildi biliyorum.  Küçük Enişte ile birlikte sanki geçmişten, doğrusu çocukluğumdan, yeri dolmayacak bir şey daha eksildi gibi oldu.

Biz o zaman 4 kardeş, bir düzine kuzen, bir de annemin yakın arkadaşı – zaten hepi topu kaç kişiydiler- Tülay Teyze’nin 3 oğlu, bir ormanın yamacına dizilmiş yan yana köylerde büyüdük.  Köy dediğim, merkezinde bir kilisenin ve onun etrafında fırının, manavın, bakkalın, terzinin, eczanenin, kısa keseyim, ‘azıcık aşım, kaygısız başım’ hayatlarımıza yetecek her şeyi – ama fazlasını değil-  satan dükkânların sıralandığı, benzeri buralarda değil, buradan bakınca sadece kırmızı ciltli Grimm Kardeşler masal kitabımdaki illüstrasyonlarda görülecek yerler.

Çocukluğumuzdaki her şeyin, en çok da sebepsiz neşenin – sevinmek için illa da nedenlerimiz olması gerekiyor şimdi – büyüdükçe peyderpey eksileceğinin ilk alameti, işte bu kırmızı ciltli masal kitabımın birden ortadan kaybolmasıydı. Anneme defalarca sordum, asla attığını kabul etmiyor; bir yere kaldırmış, hatırlamıyormuş ama mutlaka evde bir yerlerde olmalıymış, “Nasıl olsa bir yerden çıkar”  dedi, kapadı konuyu. Aradan 20 yıldan fazla zaman geçti, zaman zaman – bazen daha sık, bazen uzun aralıklarla – aklıma düştükçe, masal kitabını bulmak için evin altını üstüne getiriyorum. İnsan büyüse bile kaybolanların artık olmadığını, gitmiş olanların gittiğini kabul etmeyi öğrenemiyor.

Küçüktük tabii, hayatımızda hiç kayıp yoktu. O zamanlar VHS, Beta video oynatıcılar yeni çıkmış; üzerinde dantel örtü, salonların baş köşesinde, sonradan yerini kasetçalarların alacağı pikapların hemen yanında ama aslında memleket hasretinin yerinde duruyordu. Hababam Sınıfı’nın serisi de var evlerde, Süt Kardeşler, Gülen Gözler, Tosun Paşa, Neşeli Günler de… Okul dönüşü, aramızdan bazıları okula gidecek kadar bile büyümemiş, anaokulunun kum havuzunda debeleniyor hâlâ, bir evde toplanıp bir gün Süt Kardeşleri, bir gün Neşeli Günleri izliyoruz.  Bazen aramızdan biri Vecihi oluyor, kollarını iki yana açıp hepimize uçabileceğini kanıtlamaya çalışıyor. Bazen turşunun sirkeyle mi, limonla mı daha iyi olacağını tartışıyoruz. El kadar çocuk nerden bilecek değil mi turşu kurmayı? Hayır, tartışma uzuyor da uzuyor. Çam ormanlarının, elma bahçelerinin içinde büyüdük; ormanda oynarken yolunu kaybeden evin yolunu bulduğunda, ‘hiç de bile korkmadığını’ göstermek için ağaçların arkasında aslan gördüğünü de iddia ediyordu. Koro halinde “Atma Ziyaaa” sesi yükseliyor, aslan hemen aslan kadar aslan oluyordu. O ormanda ne o zaman ne de bu güne kadar aslan gören oldu. Biz filmleri izlemiyor, içinde yaşadığımızı zannediyorduk; ama Adile Naşit, hangi çocuğun Hafize Ana’sı olmadı ki? Münir Özkul desen, zaten bütün memleketin Yaşar Ustası.

İşte Küçük Enişte de, kuzenim Oğuz’un frenleri tutmayan yarış bisikletinin ismiydi. Eksik yazıyorum, Oğuz bisiklete frenleri tutmadığı için, ‘Tutmayın Küçük Enişteyi’ ismini vermişti. Bir gün yokuş aşağıya sürerken ablam, bisikletten düşüp kafa göz yardı da annem ablamın yaralarını temizlerken, biz hep birlikte ablam için üzüldüğümüz kadar, kazadan jantı yamularak çıkan Küçük Enişte için de üzüldük.  Oğuz o sırada bisikletinin selesiyle konuşuyordu, dün gibi hatırlıyorum. Neticede çocukken en yakın arkadaşlarımız oyuncaklarımızdı, onlarla konuşmamız da doğaldı.

Dün yine aklıma geldi, evde kırmızı ciltli masal kitabımı aradım. Saatlerce ve saatlerce sayfalarında ejderhaların ağızlarından ateş saçarak kalelerin üzerinde uçtuğu, yolunu kaybetmiş çocukları çirkinlikleriyle korkutan devlerin mağaraların kapısını tuttuğu, bir elmayla zehirlenmiş prensesine sarılmış prensin başında ölüm meleklerinin uçtuğu, köylerin karanlığında cadıların cirit attığı,  velhasıl dünyada ne kadar kötülük varsa o kadarının tasvir edildiği illüstrasyonlarına baktığımı hatırlıyorum. Çünkü o zaman masallarda kötüler hep yenilir, iyiler hep kazanırdı. Korkmaya gerek yoktu. O zamanlar her çocuğun hikâyesi mutlu sonla bitiyordu. Bitmeyenler vardı, onları bize anlatmamışlardı; anneler sadece sonu mutlu hikâyeleri anlatıyor. Resimlerdeki köyler, az çok yaşadığımız köye benziyordu. Masallardaki köylere benzemeyen, Azrail’in sokaklarında gezdiği köyler de vardı ama onları da bize anlatmamışlardı.

Bugünlerde mutlu sonla bitmiyor hikâyeler. Büyüdükçe öğreniyor insan. Şimdilerde “Tutmayın Küçük Enişteyi” dediğimizde, her birimiz biliyoruz ki, evin en kısa ama en gözü kara, küçük yalanlar söylese de yine de dürüst karakterinden bahsetmiyoruz.  Tosun Paşalar artık eski Tosun Paşalar değil; hepimiz biliyoruz. Geçer diyorlar bu günler, inanıyoruz.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s