Çocuklar ölürken sustuk; susuyoruz

“İnsan Auschwitz’ten sonra yaşayabilir mi?” diye soran Adorno, insanlığın en büyük suçuyla insanın artık yaşamasının mümkün olmadığını yüzümüze haykırmıştı da biz  bunu unuttuk.

Fıtratımızda susmak vardı, sustuk. En karanlık tarafımıza bakmak yerine, sırtımızı çevirip tam aksi yöne doğru yürüyünce, neme lazım şimdi, o uçuruma yuvarlanmayız zannettik. İçimizde en iyi niyetlileri -belki- böyle düşündü. Bazılarımız var ama, hiç az değiller ve onları ‘devlet’ diye biliyoruz, içimizdeki o karanlığın üzerini örttü. Devlet üzerini örttükçe biz de sustuk. Böylesi daha rahattı, hiç bahane bulmayalım. Çünkü böylece biz yine pirüpak kalacak, masumiyetimizi hiç yitirmemiş olacaktık. Yürüdüğümüz caddeler, piknik yaptığımız bahçeler, çocuklarımızın şen kahkahalar attığı parkların altındaki yüzlerce isimsiz mezar hiç yokmuş gibi olacaktı.

Hiç yokmuş gibi oldu nihayetinde. Fırat Nehri hiç kan akmamış gibi oldu; bir zaman geldi, kadınların tecavüze uğramamak için sularına atlayıp intihar ettiği nehrin manzarası karşısında çayımızı yudumladık. Çay harareti alıyordu. Cercle d’Orient’da ölüme yollayan “son öpücük”, o “iltifat”,  üstü otel altı AVM projesinin inşaat harcı karılmadan çok önce tarihi tarihçilere bırakan ferah feza rahatlığın içinde kayboldu. Emek bizim, İstanbul bizimdi; geçmişi yoktu. Karadeniz’de avlanacak balık kalmadı diye üzülüyoruz şimdi, çok değil 99 yıl önce – üzgünüm böyle yazdığım için ama sokaklarda avlayarak – sandallara doldurulan çocukların, o sulara atılıp öldürüldüğünü hiç bilmedik. Bilmek işimize gelmedi.

Simdi gözümüzün önünde çocukları öldürüyorlar. Bu kadar göz göre göre cinayet işlemelerine şaşırıyoruz. Şaşırmak da fıtratımızda var.

Enver Turan’ı hatırlıyor musunuz? Öldürüldüğünde 15 yaşındaydı. Şurada daha 4 yıl önce, 2010 yılının 9 Eylül’ünde. Bayramın birinci günüydü. Enver Turan, Hakkâri’de bayramlaşmadan dönerken, o sırada sokaktaki eylemlerin içine düştü veya diyelim ki eyleme katılmıştı, diyelim ki devletin güvenlik görevlilerine taş atıyordu.  Ne önemi var. Bir Uzman Çavuş, aracından inerek silahıyla Enver Turan’ı başından vurarak öldürdü. Çoğumuz Enver Turan ismini bilmiyor, bilenlerimiz ise unuttu. Enver Turan’ı öldüren Uzman Çavuş nerededir şimdi, ne yapıyordur? Bayramda çocuklarına harçlık verip, yanaklarından öpüyordur muhtemelen. Enver öldü, çocukları onu babasının öldürdüğünü biliyor mudur?

Şırnak’ta, Enver’in ölümünden birkaç ay önce, 24 Haziran 2010’da, 14 yaşındaki Birem Basan polis zırhlısının altıda kalarak öldü. Kaza demiş kapatmışlardır dosyayı; sonucunu bilmiyoruz, takip etmedik.

Birem öldürüldükten bir ay sonra, 22 Temmuz 2010’da, Van’ın Kurubaş köyünde pikniğe giden 16 yaşındaki Canan Saldık, Hacıbekir Kışlası’ndan açılan ateşle kafasından vurularak öldürüldü. Hatırlayan var mı demeyeceğim, Canan’ın ölümünü duyan oldu mu?

25 Mayıs 2010’da Van’ın Özalp İlçesi’nde, Orgeneral Mustafa Muğlalı Kışlası atış poligonunu çevreleyen tel örgülerin yaklaşık bir metre dışında, çocukların oyun oynadığı sırada bir patlama oldu. 13 yaşındaki Oğuzcan Akyürek öldü. Kışladan bir askerin çocuklara patlayıcı attığı iddia edildi. İddianın peşine oradaki birkaç avukat dışında düşen olmadı. Dosya kapandı gitti.

Biliyor musunuz, Enver, Birem, Cana ve Oğuzcan’ın öldürüldüğü yıl 13 çocuk devletin güvenlik güçleri tarafından öldürüldü. Bilmiyorsunuz, bilmiyoruz.

Fıtratımızda var ölümlere sırtımızı çevirmek, karanlık tarafımızdan kaçıyoruz. Hiç kendimizi kandırmayalım. Berkin Elvan neden öldürüldü? Ali İsmail Korkmaz neden öldürüldü? Bir dönüp bakalım kendimize, belki Berkin Elvan’ın ölümüne kadar bunca yıllık suskunluğumuzun da payı vardır. Susmadık diyenler olacak biliyorum. Berkin Elvan için yüzbinlerce insan sokaklara çıktı. İsyan ettik, devlet karşısında daha ne yapalım?

Bir şeyleri eksik yaptığımız açık ama. İki ay önce 15 yaşındaki İbrahim Aras’ı kafasını parçalayarak öldürdüler. Çok mu yorulduk ki birkaç cılız ses dışında İbrahim Aras’ın öldürülmesi, vicdanımızı rahatlattığımız twitter’da bile ‘ses getirmedi.’

Şurada sınırın az ötesinde, yüzlerce mi, binlerce mi – bilmiyoruz – Ezidi, çocuk, kadın, erkek, yaşlılar, hastalar gözümüzün önünde katlediliyor. Kadınlar, kız çocukları tecavüze uğramamak için intihar ediyor yine. Ermeni soykırımına inanmayanlar, “tehcir zorunluluktu” diyenler, “ölüm yürüyüşü” ne demektir gözünde canlandıramayanlar, bugün medyadan izlediğimiz katliamın fotoğraflarına bir kez daha baksın.

Tarih tekerrürden ibaret midir? “Yanlış analoji” diye bir parmak sallanıyor hep başımızda ama söylemezsem içimde kalır. Daha birkaç yıl önce “Senin acın benim acımdır”, “Bir daha asla” diye diye  Ermeni soykırımını kınayan imzalar atmadık mı? Geçmişte kalmış, çoktan tarihçilere bırakılmış, 99 yıl sonra bir taziyeyle geçmiş  soykırımları kınamak daha mı kolay? Bir 100 yıl daha mı bekleyeceğiz yine “Bir daha asla” demek için?

Bir ses vermeden geçip gitmek ve böyle yaşamaya devam etmek mümkün mü? Bizim için “bir daha” olacak mı bundan sonra? İflah olur muyuz artık? Hiç sanmıyorum.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s