1915 ve Yüzyıllık Sessizliğimiz

1915 kurbanlarının, yaşamış oldukları topraklarda anılma hakkını gasp eden bu bir asırlık suskunluğumuza son vermeden ‘doğru’ bir hayat yaşamamız mümkün mü? Bugün iktidarda olan İttihat ve Terakki zihniyetiyle yüzleşme ve hesaplaşma talep ederken, Ermeni soykırımına hiç değinmiyor oluşumuzun adaletsizliği ile yüzleşmemiz gerekmiyor mu artık? Tekrara gerek yok; eksik ‘adalet’ arayışı, böylesi bir tutarsızlık içine saplanmışlık adaletsizliğe tekabül ediyor. 

Berlin Alman Tarih Müzesi’nde geçtiğimiz yıl 15 Ekim’de, 27 Şubat 2011’e kadar ziyaret edilebilen ve epey tartışılan bir sergi açıldı: ‘Hitler ve Almanlar; Ulus ve Suç.’ Başta Hitler’i ilahlaştıracağından endişe edilen serginin odağında esasında Hitler değil, adının da işaret ettiği gibi, Alman toplumu vardı. Sergi o ‘lanetli’ soruyu doğrudan soruyordu: Bir toplum soykırıma nasıl sessiz kaldı?

Aynı soruyu, sergiden dört yıl önce Nobel ödüllü yazar Günter Grass, 79 yaşındayken yayınladığı ‘Soğanı Soyarken’ isimli anı kitabında kendine sormuş ve yanıtını açık yüreklilikle vermişti. Grass’ın soykırıma sessiz kalmasıyla yüzleşmesini önemli kılan, Hitler Gençliği’ne katılmasını o zaman 13 yaşında olması gibi bir gerekçenin ardına saklamaması; yaşananlar hakkında çoğunluğun susmasını bahane edip genel suçu ortaya sürerek, kendi suçunu yok saymamasıydı. Kendini affetmek ve affettirmek için “ama”lı cümleler kurmadan şöyle yazıyordu; “Benim için geçerli olan şu kısacık yazı: Sustum” 
Kitabı okuyanlar için tekrar olacak ama alıntılamakta fayda var:  Kendi içinde saklambaç oynayan insanın, suçlama karşısında, “Ben değildim o idi; o yaptı, o dedi, o sustu” diyeceğini yazmıştı Grass. Ve “Suç” diyerek devam etmişti; “ -kanıtlanabilse de, üstü örtülse de, tahmin olarak kalsa da – kalıcıdır. Saat gibi tiktaklar, hiçbiryere yapılan yolculuklarda bile yerini alır. Dağarcığındakini söyler, yinelemelerden kokmaz, lütfedip bir süre kendini unutulmaya bırakır ve rüyalarda kış uykusuna yatar. Suç, çöküntü olup kalır, silinecek bir leke, kurutulacak bir su birikintisi değildir.” (1)
Grass’ın bu itirafından çıkaracağımız dersler, kendimize soracağımız sorular var. Geçmişi ile yüzleşen, varlığını ve demokrasisini bu yüzleşme ve hesaplaşma üzerine kuran Almanların kendine sorduğu o soruyu, Ermeni soykırımını inkâr politikasını bu gün artık “Biz onları değil, onlar bizi öldürdü” noktasına getiren Türkiye’de bizim de kendimize sormamız gerekiyor: Neden sustuk ve Ermenilerin bir asırdır yok sayılmasına neden hala susuyoruz? 
İttihat ve Terakki’nin Ermenilere karşı işlediği suçların tanıkları, en fazla “Çok büyük acılar çekildi” diyerek sessice aramızdan ayrıldı. 1915’in hemen ertesinde toplumsal bir yüzleşme yapılsaydı, belki dağarcığımızdakiler çok önce ortaya dökülecek ve biz bugün soykırımın inkârı ya da ikrarını tartışmıyor olacaktık.
Bu yüzleşme ve hesaplaşma yapılmadığından, 1915’te Muş’ta bir yetimhanenin idarecisi olan İsveçli misyoner Alma Johansson’un, Viyana’dan kardeşinin akıbetini soran Arsenius Dyendoyan’a yazdığı, 1 Ekim 1917 tarihli mektubunda (2) sorduğu soru, hala yanıtını bekliyor.
Johannson, yetimhanedeki Ermeni çocukların Müslümanlaştırılmak üzere kendisiden alındığını, öldürülen üç çocuğu bizzat yetimhanenin bahçesine gömdüğünü, köyde erkek, kadın ve çocuk yaşayan tek bir Ermeni’nin bırakılmadığını anlattıktan sonra şöyle yazmıştı:  “Bütün bunlara tanık olup, hiçbir şey yapamamanın ve bundan sonra yaşamaya çalışmanın nasıl birşey olduğunu tahmin edebiliyor musunuz? Yeryüzünde asla iyileşemeyecek ruhumun ne kadar yaralı olduğunu anlıyor musunuz?”
Johannson’un mektubu, “İnsan Auschwitz’den sonra yaşayabilir mi?” diye soran Theodor W. Adorno’nun o ünlü “Yanlış hayat, doğru yaşanmaz” aforizmasını hatırlatıyor.
Burada sormak gerekiyor; 1915 kurbanlarının, yaşamış oldukları topraklarda anılma hakkını gasp eden bu bir asırlık suskunluğumuza son vermeden ‘doğru’ bir hayat yaşamamız mümkün mü?
Bugün iktidarda olan İttihat ve Terakki zihniyetiyle yüzleşme ve hesaplaşma talep ederken, Ermeni soykırımına hiç değinmiyor oluşumuzun adaletsizliği ile yüzleşmemiz gerekmiyor mu artık? Tekrara gerek yok; eksik ‘adalet’ arayışı, böylesi bir tutarsızlık içine saplanmışlık adaletsizliğe tekabül ediyor. Bunun örnekleri için uzağa gitmeye de gerek yok; üzerinde tartıştığımız Ermeni meselesini de üreten tarihimiz azımsanmayacak örneklerle dolu. 
Ya da daha açık olsun; soykırımın yanından geçip giderken esasında Ermenileri soykırımın acılarıyla yalnız bıraktığımızı, yalnız bırakmanın ise basbayağı yok saymak olduğunu kendimize itiraf etmeden hakkaniyetli bir düzlüğe çıkabilecek miyiz? Düzlükten kastım, ulus devletin azınlıkları himayesi altında gören ve istediği zaman tüm ötekileri ‘korumasından’ mahrum bırakabileceğini ima eden ‘mozaik’ aldatmacası değil. Demokratik – söz konusu Türkiye olunca insanın, herhalde sadece bize has, ‘gerçek demokrasi’ tanımını ekleyesi geliyor cümleye – ve çokkültürlü – yine Türkiye’den bahsettiğimize göre kimliklerin eşit haklara sahip olduğu ve tabii bu hakları kullanabildiği şerhini de düşmek gerekiyor – bir ülke tahayyülü.
 “Ama onlar da…” diye başlayan cümlelerle, ‘tahrik’ unsurunu ortaya sürenler, İttihat Terakki’nin insanlığa karşı işlediği suçu alenen ‘cezai indirim’e uğratarak Ermenilere yönelen ırkçı şiddetin tarihsel bahanelerini yeniden ve yeniden üretirken, bunun karşısında sürdürdüğümüz mütereddit sessizlik ve tutukluk da pekâlâ sorgulamaya muhtaç. Hem suskunluğumuzun Ermenilerin “başına gelenleri hak etmiş bir halk olduğu” savını teyit eden tartışma alanını -velev ki doğrudan değil, dolaylı olsun – boş bırakması, hem de kendini ispat yükümlülüğünü Ermenilere bırakarak sorumluluklarımızdan ‘kaçmayı’ sağlayan, soykırımın tanınması mücadelesini Ermenilerin ‘sorunu’ gören anlayışı sürdürmesi bakımından…
Van Ahtamar Surp Haç Kilisesi’nin bir günlük ibadete açılmasını sevinçle karşılarken, sevincimizi kursağımızda bırakması gereken gerçekle de yüzleşmedik henüz. Bu yüzleşme de Ermenilerden kalan kiliselerin, mülklerin talan ve harap edilmesine neden sessiz kaldığımız; Ermenilerin mülklerinin nasıl el değiştirdiğini, kimlerin bu yolla zengin olduğunu, o evlerde ve arsalarda şimdi kimlerin oturduğunu sorabilme kabiliyetini gerektiriyor. Bu ise sadece sorabilmeyi değil, bütün diğer sorularda olduğu gibi, yanıtlarını da açıkça vermeyi dayatıyor bize.
Hrant Dink cinayetinin nedenleri ve sonuçlarının yatırıldığı teşrih masasına, bu cinayete giden yolun soykırımın cezasız kalmasıyla açıldığı konusunu getirmekte neden isteksiz davrandığımız da ayrı bir soru.  Bu isteksizlik ‘içimizdeki katillerden’ kurtulma iddiamızda ne kadar samimi olduğumuz şüphesini doğurmuyorsa  ‘samimiyetimizi’ de aynı masaya yatırıp, en ince noktalarına kadar gözden geçirmemiz, sınırlarımızı kendimize açıklamamız gerekir.
Konu samimiyete gelmişken sorulacak bir soru daha var: Hrant Dink cinayetinde medyanın ‘günahları’ bu kadar ortaya saçılmışken, gazetelerde ‘iyi örnek’ olarak topik, zeytinyağlı sarma ve ada sahillerinden daha fazla yer etmeyen Ermenilerin, Anadolu’nun herhangi bir yerinde toplu mezar bulunduğunda, gazeteciliğin temel ilkesi olan karşı tarafa sorma gereğini yok sayarak, toptancı bir kategorileştirmeyle anında, ‘mezalimin’ öznelerine dönüştürülüyor olmasının arkasında ne türden bir ırkçılık yattığını ülkenin gazetecileri kendine sormayacak mı?
Soruları çoğaltmak mümkün. Utanmayı bilen herkesin dağarcığında, vicdanından yanıt bekleyen sorular vardır mutlaka. Benim son sorum; yüzyıllık sessizliğimizle aynı ülkede birlikte yaşadığımız Ermenileri de sessizliğe mahkûm etmemizin; Ermenilere bu yalnızlığı, kendini ifade edemeyecek durumda bırakılmanın çaresizliğini ve korku dolu bir ruh halini reva görmemizin nasıl bir vicdana ve ahlaka karşılık geldiğidir.
‘Kendimize sormaya’ başlamadan içimizde saklambaç oynamaya devam edip “Ben değildim o idi; o yaptı, o dedi, o sustu” bahanelerini ileri süreceğiz bu çok açık. Ama gün gibi ortada olan birşey daha var: İçimizde saat gibi tiktaklayan, nereye gidersek gidelim kendini bize hatırlatan ve yinelemekten korkmayan o, “Neden susuyorsun?” sorusu, yanıtını almadığında hükmünü de peşinden verecek: “Susmak, suç ortaklığıdır!”
Ve kuvvetle muhtemel, bu hükmün gölgesi altında yanlışlarımızdan doğruyu çıkarmaya çalışarak geçen ömrümüzden geriye bizim için geçerli olacak şu kısacık yazı kalacak: “Sustular!” 

(1)  Günter Grass, ‘Soğanı Soyarken’, Turkuvaz Yayıncılık, 2006, s. 32 
(2)     Alman Dışişleri Bakanlığı Arşivi,  PA – AA/R14097, A-34435, 01 10 1917


Taraf – 21 Nisan 2011


Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s