Yılmaz: Hrant’a Sahip Çıkamadık

“Hrant’a yeterince sahip çıkamadığımızı ve onu yalnız bıraktığımızı düşünüyorum. Hepimiz hayatımızı öyle bir boğuşma içinde sürdürüyoruz ki Hrant, mahkemeye çıktığında gidip orada büyük bir kalabalık oluşturamadık. Bunun en kadar can alıcı olduğunu, o sırada idrak edemedik. Hrant’ın öldürülmesi bana, birdenbire, çok bariz bir biçimde Türkiye’nin bir başka yüzünü gösterdi. Belki görmek istemediğim, farkına varsam da tam olarak yüzleşmek istemediğim bir gidişatı ‘dann’ diye, balyozla kafama vurarak gösterdi”…
Gösteri toplumunda yaşıyoruz… İçi boşaltılmış kavramların havada uçuştuğu, ‘bu yolda her şey mubahtır’ şöhretinin geçer akçe olduğu bir zamanda. Nadir sanatçılar var toplumun derdini kendine dert edinen. Serra Yılmaz bu sanatçılardan biri… Sorunlara gözünü kapamak yerine içselleştirdiğimiz, tartışmadığımız ya da görmediğimiz sorunları görünür kılmak gibi bir çabası var. “İyi şeyler de oluyor” diyor ama artan ırkçılık nedeniyle ruh hali daha ziyade kaygılı. Serra Yılmaz ile oynadığı son dizisini, İtalyan bağımsız kadın yönetmenin çektiği bir arada yaşam idealine değinen son sinema filmini, İtalya’da beş yıldır kapalı gişe oynayan tiyatro oyununu ve “Benim için acı bir yüzleşmedir” dediği Hrant Dink cinayetinden sonra yer aldığı ‘Tililili’ projesini konuştuk…
Şu anki ruh haliniz nedir?
Dünyanın gidişatı, bundan 20-25 yıl önce düşlediğimden çok farklı ve kötü. Bunun getirdiği genel bir kaygı durumu var ve bunun hepimizde, ortak bir kaygı olduğunu düşünüyorum. Tabii ki bir yandan sevindirici gelişmeler oluyor ama dünyanın genel gidişatına bakınca galiba kaygı duygusu daha ağır basıyor. Milliyetçilik ve ırkçılığın bu kadar artması, çatışmaların giderek keskinleşmesi… Bunların artmasının yanı sıra bir takım tabuların da yıkılıyor; tarih diye yıllardır bize öğretilenin aslında tarih olmadığını ülkece fark ediyoruz. Dolayısıyla çok fazla şeyle birden yüzleşmemiz gerekiyor ve bu ağır bir dönem diye düşünüyorum. Mikro tarihin söylediklerine kulak vermeye başladık; esas tarihi oluşturan da bu mikro hikâyeler. Gerisin iktidarı elinde tutanlar yazıyor ve biliyoruz ki iktidar tarihi istediği gibi yazıyor. Günümüzde bütün bu ortaya çıkanlar ve yadsınamayan gerçeklerle yüzleşmek herkes için ağır bir süreç. Yani dönüşüme çok açık tuhaf bir dönemden geçiyoruz.
Mikro tarih demişken son oynadığınız ‘Parmaklıklar Ardında’ dizisine gelelim. Siz F Tipleri de dâhil pek çok cezaevini dolaştığınız. İçeride yaşanan hak ihlallerini görünür kılmak için mi dizide oynadınız?
Başlangıçta bana ulaşan senaryolar güzel senaryolardı, sonra bir miktar sapmaya başladı. Şu anda senaryonun gidişatı, benim beklediğim gibi değil. Nitekim artık dizide oynamıyorum. Diziyle ilgili iki şey beni çok etkiledi. Geçen yıl Ocak ayında, İstanbul sahneleri için Eminönü’nde çekim yaparken, aniden yanıma genç bir adam geldi. Bayrampaşa Cezaevi’nde astsubay olduğunu söyleyince, ‘Siz jandarmayı ne kadar kötü gösteriyorsunuz’ diye çatacak zannettim ama o, aksine “Diziyi çok beğeniyorum, her şeyi ne güzel anlatıyorsunuz” dedi. Çok hayret ettim. İkinci şaşırdığım şey ise şu oldu; dizi aracılığıyla bir takım tartışmaların yapılmaya başlanacağını düşünüyordum ama olmadı. Çünkü bizim milletin, bu tür bir alışkanlığı yok. Örneğin ben dizide, ötenazi yaptığı için tutuklanan bir hemşireyi oynuyordum ama kimse ötenaziyi tartışmadı. Oysa ötenazi çok güncel bir konu. Bu günlerde İtalya’da ötenazi tartışılıyor. İtalya”da 17 yıldır komada bulunan Eluana Englaro’nun babası ötenazi istiyor ama papalık ve bütün sağ güçler karşı çıkıyor. Ayrıca hiç kimse, hapishanelerde gerçekten ne oluyor diye de konuşmadı, tartışmadı. Sokakta bize rastlayıp, diziyi çok beğendiğini söyleyenlerden hiç kimse, tek bir Allahın kulu bile, “Hapishane bu kadar kötü müdür? Bütün bunlar gerçekten oluyor mu?” diye sormadı. Bence vahim olan şiddetin bu kadar içselleşmiş olması. Hapse düşen yankesici çocuğun, falakadan şikâyet etmek gibi bir fikri yok. Şiddeti ve işkenceyi normalleştirmek çok kötü.
”Suç işlediyse işkenceyi de hak ediyor” anlayışı yaygın değil mi?
Tabii. İşkence sadece dayak da değildir, herkes için işkencenin tanımı da değişir. Bir şeyin işkence olması için mutlaka sille tokat dayak yemek gerekmiyor. Ama böyle bir anlayış milletimizde hiç yok, o kadar sindirilmiş, kötü muamele edilmeye ve görmeye o kadar alışmış ki… Bir ülkede işkence yapmış insanlar hüküm giymedikçe, bu işin bittiğini iddia edemeyiz. Bu güne kadar birçok insanın vebalini taşıyanlar serbest dolaşıyor. İşkence yapanlar yargılandığında ilerleme olur.
Kötü muameleyi normalleştirme sanat camiasında da yaygın mı? Şehir Tiyatroları kadrosundan çıkarıldınız, buna tepki gösterenler oldu mu hiç?
Benim Şehir Tiyatroları’ndan kovulmam küçük insani çekişmelerle ilgili bir şeydi. İçerdeki küçük hasetler, kıskanmaların getirdiği birşey, yani küçük adamların iktidara gelmesinden kaynaklandı. Tepki göstermeye gelince, olmadı. Neden olmadı? Kurumlar konusunda Türkiye’de çok büyük bir tutuculuk, genel bir korporatizm var. Devlet Tiyatrosu mensubu olan, aydın ve ilerici gözüyle baktığım bir takım insanların, Devlet Tiyatrosu’nu kurum olarak inanılmaz savunduklarına şahit oldum. Ama doğru anlamda savunmuyorlar. Kurumun varlığını, kuruma ayrılan bütçeyi, hayatını sürdürmesini savunabilirler. Ama devletin müdahale etmesi, belirli şeylerin cezalandırılabilir olması savunulabilecek şeyler değil. Zaten sanatla uğraşanların, memur anlayışıyla yönetilmesi de söz konusu olamaz. Ben Şehir Tiyatroları’nda çalışan arkadaşlarım tarafından, oraya ait biri olarak algılanmadım. Neden? Çünkü oranın davranış kurallarına uymadım. Orada herkes birbirine, yüzünde bir gülümsemeyle “Canım seni çok seviyorum” diyor. Kusura bakmasınlar 500 kişiyi birden sevemem, saygı duyarım, saygı duymakla yükümlüyüm. Bunun için sevmediğim insanlarla da çalışırım, sevmediklerime iş de teklif edebilirim. Nice sanatçılar var eserlerine bayılıyorum, insan olarak yüzlerine bile bakmam ama o insanın sanata kazandırdıklarını kabul ederim. Örneğin kendi meslektaşlarının Orhan Pamuk’a cephe almaları kadar küçük, mahalle düzeyinde bir tavır olamaz. Bu da bizim, ülke ve aydınlar olarak ne kadar geri kaldığımızı gösteriyor.
Sanatta da ötekileştirme mi var?
Ötekileştirme her yerde var. Herkes tuhaf bir biçimde, bulunduğu konumda kendine göre bir tavır belirliyor ve o tavrın konform olmasını çok dert ediyor. Türkiye zaten çok tutucu bir ülke. Özel hayata saygı hiç yok. İş cinselliğe geldiğinde hele, hiç tahmin etmediğiniz insanlar birden çok tutucu oluyor. Her şeye karşı genel bir tahammülsüzlük var.
Hrant Dink yazılarından oluşan, ‘Tililili’ ses enstelasyonunda yer aldınız… Hrant Dink de ‘ötekileştirme’nin kurbanı oldu…
Evet, Hrant Dink bunun kurbanı. Bu cinayet hepimizin kendi sorumluluğu ile yüzleşmesine yol açtı. Dink cinayeti, benim kendi hayatımın 11 Eylül’üdür.
Bu dönüm noktasının öncesini ve sonrasını anlatır mısınız?
Fransız okuluna başladığımda, 32 kişilik sınıfta Müslüman aileden gelen tek çocuktum. Dolayısıyla ben, ekalliyet diye adlandırdığımız tüm azınlıklarla birlikte büyümüş biriyim. Ben İstanbulluyum ve bizler hep birlikte büyüdük. Hiçbir zaman Raşel Yuhudiydi, Sipuhi Ermeniydi diye düşünmedim. Aramızda bir ayrım yoktu. Biz böyle büyüdük, bunun için belki bizim nesil için daha da ağır oldu Hrant Dink cinayeti. Bu cinayetle yüzleştiğim şey ne oldu peki? Hrant’a yeterince sahip çıkamadığımızı ve onu yalnız bıraktığımızı düşünüyorum. Hepimiz hayatımızı öyle bir boğuşma içinde sürdürüyoruz ki Hrant, mahkemeye çıktığında gidip orada büyük bir kalabalık oluşturamadık. Bunun en kadar can alıcı olduğunu, o sırada idrak edemedik. Hrant’ın öldürülmesi bana, birden bire, çok bariz bir biçimde Türkiye’nin bir başka yüzünü gösterdi. Belki görmek istemediğim, farkına varsam da tam olarak yüzleşmek istemediğim bir gidişatı ‘dann’ diye balyozla kafama vurarak gösterdi.
Projede Hrant Dink’in ‘Sırtlayıp Getirenlere’ yazısını okudunuz. Sanatçı olarak neleri sırtlıyorsunuz?
Irkçılık konusu benim için çok can alıcı bir konu. Özellikle son dönemde tehcirle ilgili kampanyaları çok önemsiyorum. Bütün bunlarla, yüzleşmemiz gerekiyor. Ne yazık ki devletimiz böyle bir şeyi yapmıyor. Devlet yapmayınca da bizim yüzleşmemiz gerekiyor ve yüzleşmemiz gerekenler çok fazla.
İtalya’da beş yıldır, yılın üç haftası sahnelenen, kapalı gişe oynadığınız ‘L’ultimo Harem’ (Son Harem) adlı bir tiyatro oyununuz var. Bir de film, dizi, program… Tüm bunlara nasıl yetişiyorsunuz?
Yorularak yetişiyorum ama gücüm elverdiği sürece yorulmayı seçmiş bir insanım. İtalya’daki tiyatro ufak bir iş, Floransa’daki tiyatrolardan biri, en iddialı ve imkânları çok olan bir tiyatro değil. Oradaki yönetmen arkadaş benimle bir şey yapmak istedi, ben de kabul ettim. Çünkü İtalyanca tiyatro yapmak, zaten başlı başına bir meydan okumaydı. İtalyanca benim ilk dilim değil, Fransızcaya hâkim olduğum kadar hâkim değilim bu dile. Bir başka dilde tiyatroda oynamak, başka bir şey. Lafınızı tam olarak unuttuğunuzda Türkçe ya da Fransızca’da ona uygun bir şey bulur söylerim ama hâkim olmadığınız dilde bunu yapmak çok zor. Oyun ise çok sevildi. Gelecek seneki oyun için 15 sayfa bekleme listesi oluştu şimdiden. Bu oyundan sonra Elif Şafak’ın ‘Baba ve Piç’ (La Bastarda) romanının bir yönetmen tarafından yapılan özetinin okuması yapıldı.
Küçük bir tiyatroya bu kadar ilgi… Yurtdışı ile Türkiye’de tiyatroya ilgiyi kıyaslar mısınız?
Bu özel bir durum ama. Sanmayın ki tiyatroların, İtalya’da bu kadar sınırsız seyircisi var. Genel olarak ne orada ne burada var. Floransa’da bizim oyunumuz özel bir ilgi odağı. Kendi arkadaşlarım arasında oyunu ikinci, üçüncü defa seyredenler var. Yani bu oyun üzerinden kıyaslama yapılamaz.
Birgün – 13 Şubat 2007
Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s